Gerçekten bu Kur'an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü'minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler. (İsrâ 9-10)
Makale Hiyerarşisi
Makaleler ana sayfası » Köşe Yazarları » Sn. Hakkı Yılmaz'ın Salat sözünden anladığı ile, Rabbin anlattığı arasındaki fark

Sn. Hakkı Yılmaz'ın Salat sözünden anladığı ile, Rabbin anlattığı arasındaki fark

Geçen gün Sayın Hakkı Yılmaz'ın SALÂT, yani günümüzde namaz, dua anlamındaki Kur'an'da geçen sözcükten ne anladığını anlattığı yazısını okudum. Önce Sayın Yılmaz'ın Kur'an'da ki salât kelimesinden ne anladığını, yazısından alıntı yaparak sizlere nakletmek istiyorum. Çünkü Sayın Yılmaz salât sözcüğünden, günümüzde kıldığımız namazı anlamadığını, çok daha farklı bir anlam vererek anlatmaya çalışmış. Konunun daha iyi anlaşılması için yazı biraz uzun ama lütfen sabırla okuyunuz. Bizler eğer birbirimize saygılı olmayı öğrenir de, karşı düşünceleri de dinlemesini bilirsek, inanıyorum ki, İslam'ın içindeki başıbozukluğu, fitne ve fesat karıştıranları içimizden ayıklamakta hiç de zorluk çekmeyeceğimize inanıyorum. Eğer kendi düşüncelerimizi, inançlarımızı karşımızdaki tüm insanların dinlemesini ve saygı göstermesini istiyorsak, bizlerinde onların düşüncelerini dinleyerek, saygı göstermemiz gerektiğini unutmamalıyız. Böyle yaparsak birlik ve beraberliğe daha yakın oluruz.

Gelelim Sayın Hakkı Yılmaz'ın Kur'an'daki SALÂT sözcüğünden ne anladığına. Düşüncesini iyi anlayalım ki, Kur'an bütünlüğünde tüm ayetleri birleştirip, doğru bir sonuca varabilelim. Çünkü her insan bizzat kendisinden ve yaptıklarından sorumludur. Bakın Sayın Yılmaz ne anlamış Kur'an'daki salât sözcüğünden.

(Sonuç olarak [salât] sözcüğünün anlamını; "destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak" şeklinde özetlemek mümkündür.

Dolayısıyla [salât] sözcüğünün anlamını, "yakın çevrede bulunan muhtaçlara yardım" boyutuna indirgemek doğru olmayıp, "topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlamak, üstlenmek ve gidermek" boyutunu da içine alacak şekilde geniş düşünmek gerekir.

Yapılacak yardımın, sağlanacak desteğin gerçekleştirilme şeklinin ise "zihnî" ve "malî" olmak üzere iki yönü bulunmaktadır.

* Zihnî yönü ile salât; eğitim ve öğretimle bireyleri, dolayısıyla da toplumu aydınlatmak, rüşde erdirmek; en sağlam yola iletmek;

* Malî yönü ile salât; iş imkânları ve güvence sistemleri ile ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, onları zor günlerinde sırtlamak, böylece de toplumun sıkıntılarını gidermektir.

Kur'ân'daki, "salât'ın ikamesi" ile ilgili emir ve haber cümlesi niteliğindeki ifadeler genellikle "namazı doğru kılın, namazlarını dosdoğru kılarlar" şeklinde çevirilegelmiştir. Bizim, sözcüklerin anlamları üzerinden yaptığımız tahlil ise bu çevirilerin, ifadenin anlamını yansıtması bakımından yetersiz kaldığını, hatta yanlış olduğunu göstermektedir.

Bunu somutlaştırarak ifade etmek gerekirse "salâtın ikamesi";

* Zihnî yönü ile eğitim ve öğretimin yapılması için okullar, halk evleri, halk eğitim merkezleri açılması ve bunların ayakta tutulması,

* Malî yönü ile iş alanları açılması, Emekli Sandığı, Bağkur, SSK gibi sosyal güvenlik sistemlerinin teşkil edilmesi, yoksul ve yetimlerin desteklenerek -bekâr ve dulların evlendirilmesi de dâhil- sorunlarının sırtlanması, dertlerine deva olunması için kurumlar oluşturulması ve bunların yaşatılarak ayakta tutulması demektir.)

Yukarıdaki sözlere, açıklamalara baktığımızda günümüzde anladığımız salât, yani Allaha dua etmek, onun huzuruna durmak, günümüz ifadesi ile namaz kılmak anlamının olmadığını söylüyor yazar. Her fikri ve düşünceyi sabırla dinleyip, onu anlamaya çalışıp, Kur'an süzgecinden geçirebiliyorsak, en az hatayla doğruya ulaşacağımızı Rabbim söylüyor. Önce yukarıdaki düşünceyi daha iyi anlamaya çalışalım. Ben yazılanlardan anladığım kadarıyla, salât sözcüğünden anladığını özellikle düşünürsek, Allah salâtın ikamesinin Allah'a değil, beşere yönelik yapılmasını emrediyor diye anladım. Çünkü bakın ne diyor Sayın Hakkı Yılmaz? (destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak.) Yani Allahın rızasını kazanmak isteyen, yardıma muhtaç olana yardım etmeli, sorunları varsa onlara yardımcı olmalı, çözüm getirmelidir manasındadır diyor. Önce SALÂT sözcüğüne verdiği manayı anlayalım ki, gerçekten Rabbim bu sözcüğü, bahsedildiği anlamda mı kullanmış doğru anlayabilelim. Çünkü Sayın Yılmaz diğer açıklamalarında detaya girdiğinde SALÂTI ikiye ayırıp, ZİHNİ ve MALİ olarak tespit etmiş.

Bu yazımda verdiğim ayet örnekleri, bizzat Sayın Hakkı Yılmaz'ın yazılarından alınmıştır, önce onu belirtmek isterim. Gerçekten Rabbim SALÂT sözcüğüyle verdiği emri bu anlamda mı kullanmıştır, gelin Kur'an ayetlerine bakarak anlamaya çalışalım, tabi hiçbir etki altında kalmadan, kur'an bütünlüğünde tüm ayetleri düşünerek, bu kelime ile Rabbim ne anlatmak istiyor onu anlamaya çalışalım. Allah kur'an da bu sözcükle bizlere bir şey emrediyorsa, mutlaka bunun detaylı açıklamasını da yapmıştır. Çünkü ben sizleri sorumlu tuttuğum her konuda, nice örnekleri değişik ifadelerle verdim ki anlayasınız diyor. Burada geçen salât sözcüğüne namaz kelimesini, anlamını vermeden anlamaya çalışalım, bakalım Rabbim burada ne söylemek istiyor?

Ankebut 45: Sana kitaptan vah yedileni oku ve salâtı ikame et. Muhakkak ki salât fahşâ'dan ve kötülükten alıkoyar. Ve Allah'ın anılması, elbette daha büyüktür. Ve Allah ürettiğiniz [yaptığınız] şeyleri bilir.

Yukarıdaki ayeti anlamaya çalışalım. Sayın Yılmaz, salât kelimesinden [zihnî ve malî desteği oluşturup ayakta tutan] anlamını vermişti. Bakalım sözcükler bu anlam ile bütünleşecek mi? Allah elçisine sana gönderdiğim kur'anı oku ve salâtı ikame et diyor. Peki, kur'anın okunması ile zihni ve mali yardımın yan yana gelişi ve daha sonraki cümlelerle bağdaşıyor mu ona bakalım. Kur'anı okuyan ve salâtı ikame eden fuhuştan ve kötülükten kurtulur diyor Allah. Hemen düşünelim bir başkasına yardım bizi fuhuştan yalnız kurtarabilir mi? Salata birçok anlam verirsek hangisini nerede kullanacağımıza nasıl karar vereceğiz? Dikkat ederseniz tüm emirler ferdi ve kişisel emirler kur'an da. Ayetin devamına bakın, Allahın anılması elbette daha büyüktür diyor. Sonunda da Allahın bizlerin yaptığını bileceğini söylüyor. Dikkat ederseniz ayette mana ve anlam kopukluğu oldu, bahsedildiği anlamı verirsek.

Gelin bir de salata dua etmek Rabbim' anmak, ondan yardım dilemek anlamını verelim bakalım ne olacak? Sana kur'an dan vah yedileni oku, Allaha dua et, şükret. Muhakkak i Allah ı anmak, ona saygıda bulunmak, onun emirlerini hayatına geçirmek, seni fuhuştan ve kötülükten alıkoyar ve Allahın anılması elbette daha büyüktür. Bakın Allah tüm bunları salâtla yani namazla, diğer ayetlerinde de açıklama yaparak, huzuruma durarak yap diyor. Eğer salât sözcüğüne farklı anlam verirsek, ayette bütünlük bozuluyor.

Başka örneklere bakalım:

Tâ-Hâ 132: Ve ehline salâtı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırıyoruz. Akıbet takvâ içindir.

Şimdide SALÂT sözcüğüne verilen anlamı hatırlayınız. Neydi, zihni ve mali destekte bulunmak. Bakalım bu anlam, ayetin bütünlüğüne uyacak mı? Allah elçisine salâtı emret ve kendinde ona sabırla devam et diyor. Demek ki ferdi yapılacak bir şey ki, sen onlara söyle yapsınlar, sende sabırla devam et diyor. Eğer topluca beraber toplanıp, fikri ve maddi yardım toplantıları olsaydı, sen ayrıca yap onlarda ayrı ayrı yapsın demez, birlikte yapın derdi. Şimdi söyleyeceklerimi lütfen çok iyi düşünelim. Allah zengin, fakir hiçbir ayrım yapmadan herkese salâtı emrediyor. Peki, bu durumda mali imkânı olmayan, zihni yardımda da kimseye bulunamayacak insanlar ne olacak? Çünkü ayrım yapılmadan salât emri var. Bu emir her insanın yapabileceği bir şey olmalı ki, ayrım yapılmadan emredilsin. Bakın salata bu manayı da verdiğimizde ayette kopukluk oluyor. Ayetin son kısmında Rabbim biz senden rızık istemiyoruz, sizlere ben rızık veriyorum diyor. Demek ki kimseye verecek bir şey yok burada. Herkesin bireysel yapılmasının sabırla istendiği bir şeyler var. Ayeti anlamaya çalışalım. Allah elçisine, ümmetine sana inananlara, Allaha bağlı olmayı, onu zikretmeyi, her an anmayı onun huzurunda ona söz vermeyi, yardım istemeyi emret diyor. Kendinde bunu sabırla devam ettir diyor. Senden ne rızık istiyorum nede başka bir şey, beni an, zikret diyor. Peki, bu salâtın özel bir konumu da var mı acaba? Şekilsel ve detaylardan bahsediyor mu? Onu da ileride örnekle göreceğiz, o kısma girmeyelim. Biz Sayın Hakkı Yılmazın örneklerine bakmaya devam edelim, tabi onun mealinden.

Tâ-Hâ 14: Hiç şüphesiz ki Ben, Allah'ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka.O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et.

Yukarıdaki ayete bakalım şimdide. Bakın Allah ne diyor bizlere? (O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et.) Allah bana kulluk et ve beni anmak için salâtı yerine getir diyor. Eğer Sayın Yılmazın dediği gibi salât burada, zihnî ve malî desteği oluşturup ayakta tutan, yardım eden anlamı olduğunu kabul edersek, Allahın anmak emri ile yan yana geldiğinde bahse konu anlam uyuşmuyor. Allah ı anmak için illaki yardımda bulunulması gerekiyorsa, böyle imkânı olmayanlar çok büyük zorda kalmış olmaz mı bu durumda? Dikkat edin salâtın beraberinde verilen emirler, mutlak ve kesin itaat edilmesi yerine getirilmesi gereken emirler. Eğer salât yardım etmek, mali destek anlamında olsaydı böylemi olurdu emir? Allah açıkça SALÂT İLE BENİ AN diye belirtiyor. Zekât, infak, sadaka ayetlerine bakınız, orada mali durumu yerinde olanlar, kendi ihtiyacından artanların verilmesi açıklamaları yapılmaktadır kur'an da. Eğer SALÂT bahsedilen zihni ve mali yardım olsaydı, Allah zekât, infak konularını aynı başlıkta anlatırdı, fakat dikkat edin Allah salât sözcüğünü kullandığı her ayetinde neredeyse, zekât yani yardımı da ayrı bir konu olarak zikrediyor. Demek ki birbirinden çok farklı bir emir. Devam edelim, bir başka ayette geçen salât kelimesinin ne anlama geldiğine.

Enbiya 73: Ve Biz onlara hayırlar işlemeyi, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vah yettik. Ve onlar, sadece Bize kulluk yapanlar idiler.

Yukarıdaki ayette aslında salâtın Sayın hakkı Yılmazın anlam verdiğinden çok farklı olduğu çıkıyor ortaya. Bakın Rabbim çok açık nasıl yazmış ayrı ayrı istediklerini kullarından.
1. Hayırlar işlemeyi,
2. Salâtı ikame etmeyi,
3. Zekâtı vermeyi vah yettik.

Hâlbuki Sayın Hakkı Yılmaz salet kelimesine zihni ve mali desteğin oluşturulması anlamını vermişti. Ama Allah hepsini burada ayrı ayrı zikrediyor. Zaten hayır yapmak, başlı başına olmayana vermek, mali yardımda bulunmaktır. Zekât da aynı yardımlaşmanın bir başka boyutu. Peki, burada yine ayrı zikrettiği salât ne anlama geliyor o zaman? Demek ki burada bahsedilen salâtın anlamı çok farklı. Örneklere devam edelim.

Hûd 87: Onlar dediler ki: "Ey Şu‘ayb! Atalarımızın taptıklarını veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmeyi sana senin salâtın mı emrediyor? Şüphesiz sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın."

Ayete lütfen dikkatle bakalım. Halk bakın ne diyor elçiye, atalarımızın taptıklarını veya mallarımızı istediğimiz gibi harcayamayacağımızı sana senin salâtın mı emrediyor diyor. Demek ki salata Sayın Yılmazın verdiği anlamı verirsek, bu ayette yerine oturmaz. Demek ki eski inançlarda bir değişiklikler var, oda kitaplarla bildirilmiş Allah tarafından ve diyor ki senin ibadetin, inandıkların, yalvarıp yardım istediğin mi emrediyor bunu senden diyor. Bakın bu anlamı verdiğimizde ayet çok daha iyi anlaşılıyor. Konuyu anlamaya devam edelim.

Nûr 56: Ve rahmet olunmanız için salâtı ikâme edin [zihnî ve mâlî desteği oluşturun ve ayakta tutun[, zekâtı verin ve o Elçi'ye itaat edin.

Yukarıdaki ayete bakalım, salâtı ikame edin, yani yerine getirin diyor. Zaten yazar salâttan anladığını parantez içine yazmış. Ama Allah eğer salât kelimesine yardım anlamını verseydi, daha sonra ikinci emir olarak zekâtı verin der miydi? Kur'an da geçen salât sözcüğünden sonra dikkat edin, ikinci bir emir olarak hep zekâtı da verin diye özellikle üstüne basa basa söyler. Demek ki salâtın buradaki anlamı çok daha farklı olmalı. Ayetin başındaki kelime üzerinde lütfen dikkatlice düşünelim. Allahın rahmetine nail olmamız için salâtı ikame edin diyor rabbim. Burada bizzat ayrım yapmadan, kişiye bir hitap var. Eğer salât maddi ve fikri yardım ise, bunu yapamayanlar elinden gelmeyenlerin vay hallerine. Onların ellerinde böyle bir meziyet, imkân yoksa Allahın rahmetini nasıl isteyecekler? Hatırlayalım Allah kur'an da sizlerin duanıza ben karşılık veririm diyordu. Demek ki salâtın özü dua olmalı. Allah ben sizlere bu dini bu kitabı kolaylaştırdım diyerek birde yemin ediyorsa, bizlere zor bir din asla göndermeyecektir. Ayetlere bakmaya devam edelim.

Mâide 55: Sizin veliniz [size yakın olan] Allah'tır, O'nun Resulü'dür, bir de rükû eder bir halde [hanif olarak] salâtı ikâme eden, zekâtı vereniman eden kimselerdir.

Yukarıdaki ayeti okuduğunuzda sanırım bazı şeylerin daha netleştiğini anladınız. Bakın Rabbim bizlere yakın olabilecekleri sayıyor ve neler söylüyor. Bizlerin yakını Allah tır, onun resulüdür, birde rükû eder bir halde, salâtı ikame edenlerdir diyor.Bakın bazı şeyler netleşmeye başladı, salâtın ne olduğu hatta şekilsel boyutu da ortaya çıkmaya başladı. Demek ki salâtı yapanlar, rükû eder halde oluyorlar. Peki, rükû nasıl oluyor? Saygıyla öne doğru eğilme. Yavaş yavaş salât, netleşmeye, anlaşılmaya başladı.

Nisâ 103: Sonra (korku halindeki) salâtı tamamlayınca, artık Allah'ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükûnet bulduğunuzda/güvene erdiğinizde, salâtı ikame edin. Hiç şüphesiz ki salât, müminler üzerine vakti belirlenmiş bir yazgıdır.

Yukarıdaki ayette zor bir anımızdaki salâtta ne yapacağımızı söylüyor Rabbim. Dikkat ederseniz burada ne zihni ve mali destek anlamında tek bir açıklama olmadığı gibi, zor bir anımızda Allah ı anmamızı söylüyor. Zor bir durumda ne başkasına maddi yardım düşünülür, nede fikri dersler verilir. Tekrar rahata kavuştuğumuzda yine salâtı tam olarak tamamlamanın yollarından bahsediyor. Allah bakın ne diyor? Allah ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Demek ki salât sözcüğünün, hem Allah ı anmak, hem de şekilsel bir boyutu var. Ayetin sonunda ise salâtın anlamı, çok daha net anlaşılmaya başladı. Eğer salât sözcüğünden zihni ve mali desteği oluşturmak olarak kabul edersek, bu işin vakti belirlenmiş bir yazgı olduğunu da kabul etmeliyiz. Peki, bu yardımı yapmanın zamanı, vakti olur mu? Zor durumdaki bir insana her an her zaman yardım edilmeyi Allah emretmiyor mu? Bakın bu ayete bu anlam uymuyor. Demek ki salât kur'an da açıkça belirlenmiş bir ibadet ki, belirlenmiş zamanda yapılacağını söylüyor.

Nisâ 101-102: Ve yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfir kimselerin sizi fitnelendirmesinden [size bir kötülük yapacağından] korkarsanız, salâtan kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin için apaçık düşmandırlar. Ve sen onların içinde bulunup da onlar için salât ikame ettiğin zaman [eğitim, öğretim verdiğin zaman], içlerinden bir kısmı seninle beraber dikilsinler [eğitime katılsınlar], silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar boyun eğdiklerine [ikna olduklarında], arka tarafınıza geçsinler. Sonra salâta katılmamış [eğitim-öğretim almamış] diğer bir kısmı gelsin seninle beraber salât etsinler [eğitim, öğretim yapsınlar] ve tedbirlerini ve silahlarını alsınlar.......

Yukarıdaki ayeti yine Sayın hakkı Yılmazın anladığı şekliyle bakalım. Bu ayette ki salâttan daha önce örnek verdiği gibi, zihni, yani fikirsel eğitim salâtı olarak anladığını söylüyor ki, salât sözcüğü gördüğü yere, eğitime katılsınlar diye yazmış. Tüm bunları yani anlam ve manalarını kendi nefsimizce verirsek, Allahın onlarca ayetine ters düşmüş oluruz. Hâlbuki Rabbim ne diyordu, ben ayetlerimi açık seçik gönderip, her konudan nice örnekleri veririm. Bu ayet sefer yani savaş halinde, tedirgin olunan tehlikenin olduğu bir zamandan bahsediyor. Acaba bu tehlikenin olduğu vakitte, eğitim öğretim yapılır mı?

Biz yinede bu ayeti yazıldığı gibi anlamaya devam edelim. Zor bir anımızda salâtı kısaltmamızda bir sakınca yoktur diyor Allah. Elçisini örnek verip konuyu anlatıyor. Peygamberimiz onlarla birlikteyken onlar için salât ikame ettiğin zaman diyor. Bu cümleye dikkat edelim. Hâlbuki kur'an da geçen salât sözcüğüne baktığımız zaman, bizzat bireysel emirlerle salâtı kendimizin ikame etmemizi, yani yerine getirmemizi emrediyordu Allah. Burada salât sözcüğü ile askerlerin bir kısmına ders verdiğini söylüyor Sayın Hakkı Yılmaz. Şimdi şu cümleye bakınız, peygamberimizi bir kısmına ders verdiğini söylediği kişilerle nasıl bir konuma giriyor. (içlerinden bir kısmı seninle beraber dikilsinler [eğitime katılsınlar.)Madem peygamberimiz burada bir kısım askere ders veriyor, neden birlikte ayakta dikiliyorlar? Ayakta neden dikilerek ders yapsınlar?Ayetin devamında ise; (Bunlar boyun eğdiklerine [ikna olduklarında], arka tarafınıza geçsinler.) Bu cümle, baktığım bütün meallerde secde ettiklerinde diye meal edilmiş. Fakat nedense yalnız bu mealde boyun eğdiklerinde, yani ikna olduklarında diye yazılmış. Biz yine iyi niyetle bakalım ve düşünelim. Madem peygamberimize iman etmiş askerlerin bir kısmına ders veriyor ve onlar bir müddet sonra yan tarafa geçiyor, acaba içlerinde boyun eğmeyecek, ikna olmayacak birisi var mıdır? Allah adına elçisiyle canını ortaya koyan, savaşa gelenler, acaba gerçekten imanından şüphesi mi varda, peygamberimizin ders verdiği konuda şüpheleri olsun. Bakın hiçbir mantık bağı kurulamıyor.

Bir başka ayete bakalım şimdi de:

Hûd 114: Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salâtı ikame et [zihnî ve malî desteği oluştur ve ayakta tut]; çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.

Yukarıdaki ayeti, yine salata verilen anlam dam yola çıkarak, anlamaya çalışalım. Salât Sayın Hakkı Yılmazın anladığına göre, zihni ve mali destek anlamında düşünelim ayeti anlamaya çalışırken. Daha önce Allah, salât vakti belirlenmiş bir yazgıdır demiştik. Burada da bu vakitlerin neler olduğunu açıklıyor. Ayete baktığımızda vakti belirlenmiş, Sayın Yılmazın deyimiyle zihni ve mali destek oluşturmak, zaman olarak herkesin yaşadığı gündüz zamanına nedense hiç denk gelmemiş bu ayette. İnsanların ihtiyaçlarının olduğu, çalıştığı zaman gündüz vakti ama Allahın bahsettiği salâtın yapılacağı vakitle her nedense ya çok erken zaman, ya da akşam olduğu vakit. Sizce Allahın bahsettiği bu zamanlarda insanlara zihni ve mali yardım mı yapılır, yoksa o sakin vakitlerde iş ve telâşe nin olmadığı zamanlarda, hem dinlenip istirahat edip, Allaha şükredip onu yüceltip, ondan yardım isteyip, ona ibadet mi yapılır? Bakın salata verilen anlam, ayette bir bütünlük ve mana birliği sağlıyor mu? Birisi çıkıp şunu savunabilir. Gündüz çalışılıp para kazanılır, diğer boş zamanlarda fakire yardım planları, çalışmaları yapılır diyebilir. Bahsedilen saatler tüm insanların dinlenme ve istirahat saatleridir, burası önemli. Günümüzde hatırlayınız topluma karşı yapılan tüm hayır ve hasenat çalışmaları, kermesler, toplantılar gündüz insanların faal yaşadığı zaman içinde gerçekleştirilir. Bakın tüm bunlar ayette anlam bütünlüğünü bozuyor. Ayetlere bakmaya devam edelim.

Bakara 45-46: Bir de sabırla, salâtla [eğitimle, öğretimle, sosyal destek kurumlarıyla] yardım isteyin. Şüphesiz bu [salât ve sabırla yardım isteme], saygılı olanlardan; gerçekten Rab'lerine kavuşacaklarına ve gerçekten kendilerinin O'na dönücü olduklarına inanan kimselerden başkasına çok ağır gelir.

Yukarıdaki ayete baktığımızda salâtla Allah benden yardım dileyin diyor. Demek ki salât Allahtan yardım isteme, dilekte bulunmanın bir yolu, yöntemi. Fakat salât sözcüğüne eğitimle öğretim ve sosyal faaliyetler dersek bakın yine anlam bütünlüğü bozuluyor. Burada yapılmasını istenen bir hareket var. Sabırla salât etmek ve Allahtan yardım dilemek. Bir kişiden yardım istemek niyetimiz olduğunu düşünelim, ona nasıl yaklaşırız. Onunla nasıl bir diyalog içinde bulunuruz ki bize yardım etsin? İşte bizlere düşen, sözcüklere değişik anlamlar vermek değil, kur'an bütünlüğünde bu sözcüğün, emrin ne anlama geldiğini anlamaya çalışmak olmalıdır. Dikkat ederseniz aynı kelime bazen eğitim, öğretim sosyal faaliyetler oluyor, bazen zihni ya da mali yardım oluyor. Bu durumda herkes istediği anlamı verip, kur'ana uymak yerine, kur'anı kendisine uydurmuş olmuyor mu? Devam edelim

Nisa 142: Şüphesiz kimünafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar.Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Veonlar, salâta kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah'ı ancak, pek az olarak anarlar.

Yukarıdaki ayete geçen şu cümleye bakalım.( Ve onlar, salâta kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar) Demek ki salata bazen erken vakitte bazen işi olduğunda da kalkıyor yani niyet ediyor ki, tembel insanların, gönülsüz insanların kalkışı örneğini veriyor. Hani rabbim salât vakti olarak gündüzün yakın vakitleri, erken bir vakitten bahsetmişti hatırlayalım. Herhalde bu saatte ne birisine zihni, ya da mali yardım yapacaktır, nede birisine ders verecektir bu insan. Zaten hitap bizzat bireye yapılıyor ve onların durumları tasvir ediliyor. Peki, tembel tembel kalkan ne yapacak bu kalkışında? Tek başına yanında da kimse yok. Eğer onu gören bir insan olsa, hareketlerine dikkat eder, çeki düzen verir ama bu durumda kendisi yalnız ki davranışları, gönlü hareketlerine yansıyor. İşte demek ki salât çok daha farklı bir anlama geliyor ki, Allah bunu yapanların bir kısmının gönülsüz yaptığını söylüyor ve dikkatlerini de çekiyor aynı zamanda. Tekrar hatırlatmam gerekirse, yazdığım mealler Sayın hakkı Yılmaz a aittir.

Bakara 43: Salâtı [eğitim-öğretimi, sosyal yardım kurumunu] dikiniz/ayakta tutun, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin!

Allah salâtı ayakta tutun diyor yani koruyun, bırakmayın. Daha öncede söylediğim gibi Allah ayetinde salâtı ayrı zikrediyor, yanın dada zekâtı verin diye belirtiyor. Eğer salât sosyal yardım anlamında olsaydı, devamında ayrıca yine sosyal yardım anlamında, zekâttan ayrıca niçin bahsetsin. Ayetin son kısmında bir cümle var, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin!. Peki, bu rükû sözüyle ne anlatmak istiyor Allah? Daha öncede bir ayette geçmişti hatırlarsanız, salât tanda bahsediyordu ve rükû edenlerle rükû edin diyor yine. Bu saygı ile eğilmeyi kime, niçin ne zaman yapacağız? Bakın salât kelimesine farklı bir anlam yüklediğimiz zaman nasılda soru işaretleri çıkıyor ortaya.

Aşağıda vereceğim örnek ayette salât sözcüğünün aslında ne anlama geldiği çok açık anlaşılıyor.

Cum'a 9-10: Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği zaman, Allah'ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için en hayırlıdır. Sonra da salât gerçekleştirildiğinde yeryüzünde dağılın ve Allah'ın lütfundan arayın. Ve felah bulmanız [zafer kazanmanız, durumunuzu korumanız] için Allah'ı çok anın.

Demek ki salât burada Allah ı anmak onu zikretmek, ona şükranlarımızı sunmak anlamına geldiği anlaşılıyor. Zaten namaz da bu anlamda değil mi? Namaz kılan Allah ı anıp, ondan istekte bulunup onu zikretmiyor mu? Devamında ise doğru yolu bulmanız içinde Allah ı çok anın diyor, yani burada yaptığınız yetmez. Evlerinize gittiğinizde de burada yaptığınız gibi yapmaya devam edin ki, doğruya eresiniz diyor. Yani salâtı evinizde de devam ettirin. Demek ki salât bir başka kişiye ne maddi olarak yardım etmek, nede bir başka insana fikri yardımda bulunmak olmadığı çıkıyor ortaya.

Sayın Hakkı Yılmaz salât kelimesine mali yardım anlamını vermesini bakın şöyle anlatıyor.

"Kur'ân'da, Salâtı ikame edin, Salâtı ikame ettiler ve Salâtı ikame ederlerifadeleri ile birlikte Zekâtı da verin, Zekâtı da verdiler ve Zekâtı da versinler ifadelerinin de yer almasının nedeni, malî destek olmadan salâtın ikame edilemeyeceğidir, yani sosyal destek ve eğitim-öğretim kurumlarının parasız, malî yardımsız oluşturulamayacağı ve yaşatılamayacağı gerçeğidir."

Şimdi de bu düşüncenin doğru olup olamayacağını düşünelim kur'an bütünlüğünde. Dikkat ederseniz hitapların hepsi neredeyse bireyseldir kur'an da. Yani Allah yarattığı direk kuluna hitap eder. Ayrıca sizlerin kaldıramayacağı bir yükte yüklemem der bizlere. Eğer salâtı Gerçekleştirmek için maddi bir şey, yani para gerekmiş olsaydı, bu salâttan yalnız zenginler istifade etmez miydi? Yani madem Allah bu kadar övdüğü salâtı yerine getirmenin, bizlere çok büyük faydaları var, durumu iyi olmayan bundan istifade edemeyecek demektir.

Şimdi de Sayın Yılmaz, Salât ile zekâtı Allahın yan yana kullanmasından çıkardığı anlama tekrar dönelim. Allah tüm ayetlerinde ikisini de ayrı zikretmiş. Bu durumda aynı anlamın çıkartılması asla mümkün olamaz. Çünkü zekât, infak ve hayırda bulunma konusunu kur'an içinde çok daha detaylı anlatılmıştır, ayrıca teşvik etmiştir. Örneğin zekât vermeyi kendisine borç verme olarak anlatır ve huzura geldiğinizde sizin yaptığınız bir hayır ve iyiliğin karşılığı on kat veririm der. Daha da ileri gider başak örneğini verir, hayrınızın karşılığı yüzlerce misli olacağı müjdesini verir. Buradan da anlaşılıyor ki salât ve insanlara yardımda bulunmak, kur'an da iki ayrı ibadet ve ikisi de ayrı açıklanıyor, örnekler veriliyor. Kur'anı çok iyi okuyan bir insan, ibadetlerin kişiye has olduğu ve ayetlerin şahıslara hitap ettiğini anlayacaktır. Bu durumda bizlerin imtihanından bahseden Allah, bireysel olarak yaptığımız her şeyden sorumlu olacağımızı bilmeliyiz.

Şimdide artık salât sözcüğünden Allah şekilsel olarak neler emrediyor onu anlamaya çalışalım. Tabi yine Sayın Yılmazın mealinden alıntılar yaparak.

Bakara 125: Ve Biz bir zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma/dönüş yeri ve bir güven yeri kılmıştık. -Siz de İbrahim'in makamından bir musallâ [salât gerçekleştirilecek yer] edinin.– Ve Biz İbrâhîm ile İsmâîl'e, "Beytimi, dolaşanlar, ibâdete kapananlar ve secde edenler, rükû edenler için tertemiz tutunuz" diye ahit almıştık.

Ayete baktığımızda Allah İbrahim peygamberimizin hazırladığı evden bahsederek, bakın ne diyor. Sevap kazanma yeri olarak, İbrahim'in makamından salât gerçekleştirme yeri edinin diyor. Bahsedilen yerin günümüzdeki HAC mekânı olduğunu unutmayalım. Burada sevap kazanmak için bakın neler yapın diyor salât ile. Burasını dolaşanlar gezenler, ziyaret edenler ibadet e kapananlar, secde edenler, rükû edenlerle için burasını temiz tutunuz. İşte salât için hazırlanan yerde yapılması gerekenler ne kadar güzel anlatılıyor.İbadete kapanan rükû ve secde etmekle yapıldığının da açıklamasını yapıyor, detay veriyor bizlere. Eğer hayır bunlar başka şeylerdir dersek, ayette bir bütünlük sağlamamış olacağımız gibi, bahsedilen detaylarında üstünü örtmüş oluruz. Yani kur'ana uymak yerine, kur'anı kendimize uydurmuş oluruz.

Salât konusunda kur'anın açıklamalarını, anlamaya devam edelim yine aynı mealden.

Hac 26: Ve hani Biz, bir zamanlar, "Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; dolaşanlar, orada kıyam edenler [zulme baş kaldıranlar], rükû edenler, secde edenler için evimi tertemiz et.

Yukarıdaki ayette rabbim yine İbrahim peygamberin yaptığı Allah ı anarak, toplanılacak evde yapılması gereken salât ibadetini tarif etmeye devam ediyor. Çünkü Bakara 125. ayette salâtı gerçekleştirecek yer olarak zikrediyordu. Orada kıyam edin sözünden meali yazan zulme baş kaldıranlar diye nakletmiş. Ama devamında rükû ve secde edenlerin yaptığı şeklin ne olduğunu yazmamış. Bizler kıyam sözcüğünden anlıyoruz ki saygıyla ayakta durmaktır. Eğer bir bütünden parçalar çıkartırda başka anlamlar verirsek, ayetin bütünlüğünden koparmış oluruz. Bu evde çok açık Allah, benim huzurumda saygıyla ayakta durunuz, rükû ve secde ediniz diyor, yani burada beni anınız, benden yardım isteyiniz bana bağlılığınızı gösteriniz yani namaz kılınız diyor. İşte salâtın özü, yapılması gereken şekilsel boyutu bu kadar açık anlatılıyor.

Bir başka ayete daha bakalım ve salâtın şekilsel boyutunu anlamaya çalışalım, tabi yine Sayın Yılmazın mealinden.

Hac 77: Ey iman etmiş kimseler! Felâh bulmanız [zafer kazanmanız, durumunuzu korumanız] için rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ve Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin.

Allah iman edenlere sesleniyor ve ey iman edenler, felah bulmanız kurtulup huzura kavuşabilmeniz için, rükû edin, secde edin yani Rabbinize kulluk edin, ona dua edip ondan yardım isteyin diyor. Devamında ise yine aynı tavsiyede bulunuyor, iyilikler yapın Allah için her zorluğa baş koyun, gerekirse savaşın. Ayette felah bulmanız için rükû ve secde edin diyor, yazar ise felah sözcüğünü parantez içinde zafer kazanmak, durumunuzu korumanız olarak anlıyor. Bana göre konu ile hiçbir ilgisi yok. Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, salât sözcüğü ile Allah kendisine bir ibadet şeklinden bahsediyor ve onu da tarif ediyor bizlere. Bakın yine bir başka salâtın şekilsel boyutu.

Furkan 64: Onlar (Rahman'ın kulları), Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler.

Demek ki Allahın sevgili kulları, bizzat ferdi olarak rabbine yalvarırken, ona ibadet edip ona şükrederken, kıyam ve secde ederek ona saygısını belirtiyorlar. İşte salâtın şekilsel olarak anlatımına bir başka örnek.

Fetih 29: .... Sen onları, Allah'ın fazlından ve bir hoşnutluk isteyerek rükû edenler, secde edenler olarak görürsün. Onların secde izinden [Allah'a teslimiyetlerinden] nişanları, yüzlerindedir [tüm varlıklarındadır].....

Yukarıdaki ayet de konuya açıklık getiriyor. İman eden müminleri sen rükû ve secde edenler olarak görürsün diyor. Onların secde izinden bahsediyor Allah. Peki, secde ettiğimizde nerede iz kalabilir? Tabiî ki alnımızda, çünkü yalnız orası yere değiyor. Fakat meali çeviren yazar nedense secde izi konusuna açıklık getirmek için, Allaha teslimiyetlerinden açıklamasını yapmış. Hâlbuki Allah açıklamayı netleştirircesine, bu izin yüzlerinde olduğunu, söylediği ve açıklık getirdiği halde, yine yazar bu kelimeye de bir başka anlam verip, tüm varlıklarındadır demiş. Bu parantez içindeki anlamlara baktığımızda ayetin akışını bozduğunu, anlam bütünlüğünden saptırdığını görüyoruz. Allah her şeyi açık ve net söylerim dediği halde, açık olan sözlerin, anlam saptırıldığı anlaşılıyor. Ayette açıkça Allah için secde edenlerin izleri yüzlerindedir diyor. Bu cümle çok açık değil mi sizce? Bu cümlenin parantez içinde açıklamaya ihtiyacımı var?

Mücâdele 13: Baş başa konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu? İşte, yapmadınız. Ve Allah, sizin tövbenizi kabul etti.Artıksalâtı ikame edin, zekâtı verin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. Ve Allah, yaptıklarınızdan en çok haberi olandır.

Bu ayette anlatılan, Allah peygamberimizle özel konuşmak isteyen bir kişi, bir fakire önce sadaka versin, daha sonra görüşün diye ayet indiriyor. Lütfen bu konu üzerinde dikkatle düşünelim. İşin içine para ya da maddiyat girdiği için insanların birçoğu, hayır yapmaktan kaçınarak peygamberimizle bile belki de görüşmekten kaçıyorlar. Sizi affettim bağışladım diyerek, bu kuralını kaldırıyor. Peki, Allah insanların bunu yapmayacağını para ve maddiyata tamah edeceklerini daha önceden bilmiyor mu? Elbette biliyor, ama buradan alınacak dersi, eğer göremezsek almamız gereken ibreti de alamayız. İnsanoğlu çok zayıf karakter de yaratıldığını söyler Rabbim. Elindeki malın mülkün gerçek sahibi olduğunu zannederek, adeta paraya taparcasına onun için her şeyi yapar. İşte Yüce Rabbim ayetinde her salât sözcüğüyle zikrettiği, zekât verin hayırda bulunun sözlerini çok iyi değerlendirmeliyiz. Eğer salata Rabbin vermediği bir anlam verirsek, kur'an dan tamamen kopmuş oluruz. Allah salâtı çok fazla zikreder, onun yanında da zekât verilmesini emreder. Peki neden? Salâtla Allahın huzuruna bolca duran, onu anan ondan yardım dileyen, ona sözler veren bir insan, daha kolay bonkörce zekât verirde ondan.

Şimdi tekrar konuyu pekiştirmek için düşünelim. Allah elçisi ile görüşme şerefine nail olacak insanların bile mala, paraya tamah ederek bu emri yerine getirmediğine göre, salât sözünü, her zekât verin sözünden önce söylediğine göre Rabbim, bu kelimenin bu isteğin çok özel bireysel Allah ile bağın kurulduğu bir anlamı olmalı ki, salâtı yapan, takip eden, Allah ile gerekli bağını kurmayı başaran bir insan, zekâtı da gönülden verebilsin. Allah salât sözcüğüyle, salâtın vaktinin de belirlenmiş olduğunu söyledikten sonra, şekilsel açıklamalarını da yaparak, kendisi ile sürekli ilişkide bulunacak, bir bağ oluşturmuştur kulu arasında. İşte bu bağ salâttır, yani namazdır. Günümüze kadar namazın şekline birçok ilaveler yapılmıştır, ama bu ayrı bir konudur, ayrı konuşulmasında yarar var. İlaveler farzlaştırılmadan, ibadetin özünden uzaklaştırmıyorsa hiçbir sorun olacağını düşünmüyorum. Biz insanlar her güzel şeyi, kendimizce süslemeyi çok severiz.

İnsanoğlu, namaz ile yaratıcı arasında iletişim halindedir. Her gün ona bazı sözler verir, ondan istekte bulunuruz. Bu insanların adeta meditasyonudur. Onunla huzur bulur, onunla doğruya yönelir, yanlıştan korunuruz. Daha açıkçası bu yolu takip eden, meşgul olan bir insan, şeytandan uzak kalır. Her an takipte olduğunun, imtihanının bilincine vardığı için, kötü şeylerden uzaklaşır. Salât sözcüğünün devamında zekâtın verilmesi, hayırlarda bulunulmasını emretmesinin nedeni, Allah madem bana salât ile sözler veriyorsun, benden istekte bulunuyorsun, sende benim istediklerimi yap, benim ihtiyacı olan kuluma yardım et ki, bende sana yardım edeyim. İşte salât ve zekâtın neredeyse her ayette birlikte anılmasının, emredilmesinin nedeni budur.

Sizlere son olarak bir ayeti daha hatırlatmak istiyorum, tabi yine Sayın Hakkı Yılmazın mealinden. Sayın Yılmaz kur'an da geçen salât sözcüğünden, eğitim sosyal faaliyet ve maddi yardımlaşma olarak kabul etmişti. Aşağıdaki ayete bakalım.

Maide 6: Ey iman etmiş kişiler! Salâta [eğitime-öğretime, sosyal yardım çalışmasına] doğru kalktığınız zaman, hemen yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı ve iki topuğa kadar ayaklarınızı el ile silin.

Maide 6. ayette Allah iman edenlere seslenerek, salata niyetlenip kalktığınız zaman, önce yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı ve iki topuğa kadar da ayaklarınızı silin, ya da mesh edin diyor. Lütfen dikkatle düşünelim. Sayın Yılmaz salât için eğitim öğretim, ya da mali destek demişti. Tüm bunlara başlarken yüzün, kolların yıkanmasının, başı ve ayakları mesh etmemizin mantığı nedir? İnsanlara mali destek yapacağım, ya da onlara fikri dersler vereceğim, bundan önce bahsedilen yerleri yıkamanın ne alakası nasıl bir bağlantısı olabilir? Bunu kimse sormuyor mu? Eğer bugün bizler birilerine sormaz isek, yarın Rahman hesap günü bizlere soracaktır.Buradan da anlaşılıyor ki SALÂT, RAHMANLA KULUNUN BİR OLDUĞU ANDIR. SALÂT KULUNUN YARATICISI İLE EN ÖNEMLİ BAĞIDIR. Huzura durmadan öncede, yaptığımız bir ön temizlikten bahsediyor ayet. Bağından kopanın nerelerde duracağını kimse bilemez. Hesap günü yüzlerimizin kapkara olmasını istemiyorsak, Allahın ne söylediğini, doğru anlamaya çalışmalıyız. Daha doğrusu Allah ile bağımızı koparmayıp, SALÂTI doğru yerine getirmeliyiz.

Dilerim Rabbim, gönül gözlerimiz parıl parıl parlayan, gözleri ile yalnız bakmayıp, gerçekleri görebilen, beşerin değil, Rabbin kulu olanlardan eylesin.

SAYGILARIMLA... Haluk GÜMÜŞTABAK

Yorumlar
#11 | diğer kemal - 04 Ağustos 2011 09:47
Ramazan bey, verdiğin adrese gittim ve makaleyi okudum. siz haklıymışsınız, hakkı yılmaz salata farklı anlam yüklemesine rağmen duanın aslında şu an kılınan namaz olduğunu söylüyor. çokça faydalanacağım bir makale. allah razı olsun.
#12 | Haluk Beye - 14 Ağustos 2011 01:52
Tam olarak araştırmadan; konu hakkında ilmi bilgisi olmadığı gibi, Hakkı yılmazın bu konuda ne dediğini bile tam olarak araştırmamış birisi tarafından yazılmış talihsiz bir makale olmuş. Bu yazıyı yazanın bir Kuran eri olması ise ayrı talihsizlik. Allah yanlışını görmeyi, kabul etmeyi ama en önemlisi yanlışından dönmeyi nasip etsin. Namaza, Allah ile başbaşa kalmaya insan olarak tabiki ihtiyacımız var ama bütün insanlığın Salat'a ihtiyacı olduğu gerçeği yadsınamaz. Başınızı secdeden kaldırdığınızda biraz çevrenize bakar ve duyarlı olursanız görürsünüz.
#13 | metin atasoy - 10 Kasım 2011 09:45
(Tehafut'u Hakkı Yılmaz)

LAFIZ-MANA İLİŞKİSİ
Lafız-mana arasındaki ilişkinin belirlenmesi islam düşünürleri arasında tarih boyunca saptanmaya çalışılan, üzerinde kafa yorulan ciddi uğraşılardan birisidir. İnsanlar kendi aralarında iletişimlerini, meramlarını, dert ve tasalarını lafızlarla ifade etmeye çalışırlar. Herhangi bir lafız, söz veya kelamın doğru anlaşılması yöntemi olarak direk dil ve unsurlarını ilgilendirmektedir.

Başlangıç noktası olarak etrafımızdaki farkı varlıklar hakkında bilgivermek için onlara isimler koymak gereklidir.Bakara 31. ayette 've alleme ademe esmae kullehu' (Allah, Adem'e bütün isimleri öğretti)ğinden bahisle bir ipucu yakalamış oluruz. Bu öğrenme işinde insanoğlu nekadar mahir olduğunu göstermiştir. Etrafında olup bitenleri kavramada ve bunları muhataplarına iletmede bu isimleri kullanmıştır. Bunun yanı sıra işaret edemediği hissi oluşumları ise çeşitli edebi sanatlar kullnarak dili zaman içerisinde gelirtirmiştir. Burada sözün kendisi ortadayken, lafzın kendisiyle alakası olmayan farklı manalarda kullanabilektedirler.

Dildeki anlatımlarda ve icat edilen yeni isimlendirmelerdeki insanın bu yeteneği insan olmanın en temel gereklerinden biri olarak değerlendirebiliriz. İnsan duyu alanındaki varlıkları isimlendirdiği gibi duyu alanı dışındaki varlıkları da isimlendirme ihtiyacı duyar. Şimdi bu durumda isim ile müsemması arasında nasıl bir ilişki ortaya çıkar? Karşımızda duran somut varlıklar hakkında kullanılan isimlendirme işaretle mümkün olmaktadır. Böylelikle insanlar işaret ettikleri varlıkların isimlendirmesinde ortak fikre (muvadaa) sahiptirler, dolayısıyla belirli bir dil ile konuşmak istediğimiz zaman, o dildeki isim ve sıfatların duyu alanındaki varlıklarını tasavvur ederek düşünmemiz gerekir. Bu duyu alanındaki düşünme durumunu gaib varlıklara atfederek onları da zihnen düşünürüz, hal ve olayları bu şekilde zihnimizde tahayyül ederek karşımızda somut varlık varmış gibi onlardan bahsederek iletişimi sağlarız. Dolayısıyla bunun oluşması için ismin, manaya dair bilgi veya kesin inancın oluşmasından sonra ancak bir anlam ifade edecek şekilde insanlar tarafından kullanılması mümkündür. Bu durumda lafız ile mana birbirinden ayrı ama ilişki bakımından birbirinden ayrılamaz bir bağı vardır. Lafızlar olmaksızın mütekellimin kastının anlaşılması mümkün değildir.

Genişlik-derinlik kavramları doğada hazır bulunan birer varlık değildir. Bunların manasını insan zihninde oluşturur,bu manaları lafızlara dökmeden kullanılması mümkün değildir. Mana önce akılda oluşur ve akıl yürütme yoluyla lafızlar kullanılarak açığa vurulur. Bundan dolayı lafzın konulduğu anlamı bilmeden, manasını doğru olarak kullanmak mümkün değildir.

Muvadaa; yani kelimelerin anlamları konusunda ortak kanaat ve uzlaşımın sağlanmış olması. Daha teknik bir tanımla Sabri Yılmaz 'Kelam'da Te'vil sorunu' kitabında muvadaa; kelam yada sözün belirli bir anlama delalet edebilmesi için o sözü vaz ederek ilk kullanan kişinin karşısındaki kişi yada kişilerinde onu ilk kullananın kastına uygun olarak algılamaları ve kullanmaya başlamaları şeklinde tarif edilebilir. s.28

Bu durumun tam sağlığa kavuşabilmesi için manadaki uzlaşımın yanı sıra gaye ve amacın belirtilmesi de gerekir. Çünkü amaçsızca söylenen deli sözleri ne kadar anlamlı olursa olsun 'deli saçması' olarak itibar görürler. Yine mütekellimin hali-tavrı sözlerindeki amacın tespiti için önemli belirtilerdir.

Bir dilin kullanımına ortak olmak için o dili kullananların kullandıkları lafızlarla kastettikleri anlamı dikkate almak zorundayız. Eğer isim veya sıfatların anlamı konusunda çelişki oluşursa, o zaman o dili konuşanların kullanımlarına baş vururuz. Bir kelimenin anlamlarından hangisinin hangi konumda kullanılacağını yine dili kullananlara danışmak zorundayız. Lügat veya sözlükler bu konuda bize bir derecede yardımcı olabilirler, yoksa anlamın konumlandırması sorununu tam olarak çözemezler.

Allah'ın hitabının anlaşılması konusunda ise; vahyin, muhataplarına bilmedikleri bir dille hitap etmesi düşünülemez. Bu sebeple Allah'ın hitabının anlaşılır olmasından maksat, insanların daha önceden üzerinde uzlaşı (muvadaa) sağladıkları bir lisanı kullanıyor olmalarını gerekli kılar. Bu insanları muhatap alan Allah'ın, insanların iletişim olarak kullandıkları dil çerçevesinde hitapta bulunduğunun kabul edilmesi gerekir. Yoksa kullanımdan kalkmış kelimelerle üzerinde muvadaa oluşmaksızın yapılan hitap fasih olarak kabul edilemez. Arapça Kur'an olarak kastedilen şey , Kur'an'ın ihtiva ettiği kelimelerin Araplar'ın üzerinde uzlaştıkları ve kendi aralarında kullandıkları dil yani Arap dilinde indirilmiş olmasıdır. Neticede bu noktada Allah'ın hitabının anlaşılamayacağını düşünmeye sevk eden bir durum bulunmamaktadır.

Böylelikle Kur'an'ın inzalinin ilk muhatapları olan insanların Allah'ı en iyi anlayan insanlar olduklarının kabulü gerekir. Anlama hadisesinde işkal olabilecek durumlarda ise Allah resulünün izah edici beyan edici görevi devreye girmektedir. Mananın tam anlaşılmasında Hal ve hareketlerde ise en güzel örnek oluşu sorunu çözmektedir.

Tercüme faaliyetinde ise tercüme edilen metnin anlamının tercümenin muhataplarının anlayacağı şekilde izahı tercih edilendir. Ama söz konusu Allah'ın kelamı olunca günümüz dili ile 15 asır önceki dil elbetteki birbirini karşılamamaktadır. Hatta günümüz arapçasını bilen birisinin Allah kelamının maksatının tespiti için aradan geçen yüzyıllar gözönüne alındığında kelimelerdeki anlam değişmeleri, anlam daralmaları,anlam genişmeleri ve anlam kaybolmaları düşünülerek- Resulullahın ve sahabesinin anladığı ve uyguladığı tarzda anlamak ve uygulamak gerekmektedir.

NAMAZ konusunda Hakkı yılmaz'ın 'İslam dini'nin temel direkleri' adlı kitabında sayfa 39 da tercüme ettiği 'Rabbinize alçala alçala ve gizlice/açıkça göstererek dua edin; namaz kılın. Kesinlikle O, sınırı aşanları sevmez. Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O'na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Kesinlikle Allah'ın rahmeti, iyileştirenlere-güzelleştirenlere çok yakındır. (Araf/55-56) olarak verdiği tercümesi muhatabı olan Türkler veya Türkçe bilenler açısından gayet olumlu denilebilir. Ama bu tür dua, namaz'ı kapsamına aldığı gibi namaz dışındaki dualarda bu şekilde yapılır. Bunun yanısıra bir Arap'a veya Arapça bilene ise bu ayetin izahı nasıl olacak. Çünkü namaz kelimesini Araplar kullanmamakta. Eğer Arap'a 'dua mutedarrı' dersek; erkanı belli olan Salat'ı ve günlük yaptığı duaları anlayacaktır. Namaz kelimesi ise üzerinde uzlaşı sağlanmış ve Arap müslümanların da erkanı konusunda birebir uyum gösteren Salat kelimesinin anlamdaşıdır. Bu uzlaşının inkarı için ilk yapmayı tasarladığı şey ise 1500 yıllık öğretinin inkarı olmuştur. "'Namazın nasıl kılınacağını Cebrail Peygamber'e öğretti' türünden sözler, yalan ve yanlıştır. Onun için insan, dua ederken Rabbine karşı zilleti nasıl sergileyebileceğini kendisi düşünüp bulmalıdır.''s.41 yani Hakkı Yılmaz'ın bize tavsiyesi ibadetinizi kendiniz ihdas edin, kendiniz uydurun türünden tavsiyeler. Hatta daha da ileri giderek 'Aslında bunu bir psikolog, tiyatrocu, iyi bir dram yönetmeni çok iyi anlatır (koreografisini yapar)." s.43 diyerek tüm müslüman camiasıyla alay etmektedir. Allah Resulü nasıl namaz-salat yapacağını bilmiyor veya o konuda örneklik teşkil etmiyor da Levent Kırca'ya danışarak bu sorunu Allah'a namaz kılma konusunu halletmiş olacağız.!!!

İşin garibi ise namazın- salatın nasıl kılınacağına dair yapmaya çalıştığı tespit; müslümanların Allah Resulünden öğrenip kılmaya çalıştıkları ve namazın-salatın erkanında bir takım değişiklikler yapmaktan ibaret.sayfa 48 ila 59 arası. Kur'an'da namazın rekatlarından hiç bahsedilmediği halde 'iki rekat olması çok makuldür' delil olarak Resulullah'tan tevatüren bize ulaşan uygulamalar demesi tamamen kendisiyle çelişir bir durumdur. Çünkü (tamamen yalandır dediği) müslümanların 15yy. dır kıldıkları namaz-salatın erkanı zaten tevatüren bize ulaşan uygulamalardır. Yani ashabı kiram nasıl tadarru ile namaz-salat kılacağını Allah Resulünden öğrenmiş ve akebinde gelen nesilde kendisinden öncekilerden öğrenmiştir. Yoksa önceden bu yoktu da sözün gelişi Emeviler döneminde uydurulan bir yalandır mı? diyeceğiz.Yani anlaşılan Levent Kırca'ya danışmamış!!! Sadece secde (s.59) konusunda konusunda ilginç bir tavsiyesi var. O da 'secde kelimesinin namazdaki yere kapanma ile ilgisi yoktur....... Bu durum aslında bir sürüngen gibi yere yamanarak ve baş semaya dikilerek yapılır.' Burayı yorumsuz geçiyorum.

Hakkı Yılmaz kitabında geçen tüm maddeleri dipnot belirterek alıntı yaptığı İbn Manzur'a ait Lisan'ul Arap kitabına övgüler yağdırırken secde maddesi için niçin atıfta bulunup alıntı yapmadığı merak konusudur. Lisan'ul Arap kitabında secde maddesine baktığımızda ilk anlam 'vadaa cebhetehu bil arz' (alnını-yüzünü yere koydu) ve devamındaki türevlerinde de aynı anlamın devamını görmekteyiz. Eğer bu alıntıyı yapmış olsaydı tüm kurgulaması suya düşmüş olacaktı.

Netice olarak (ed-dua bi't tezarru) tevazu ile dua etmek; kapsamına namazı-salatı da alan en geniş manada dua etme halidir. Bu manayı alıp da (elde herhangi bir delil olmaksızın) müslümanların kılageldikleri namaza-salata benzer bir ibadet uydurması bir durum, diğer yandan da mana bakımından üzerinde muvadaa-uzlaşı olmayan bir durumdur.

SALAT konusunda ise Lisan'ul Arap'dan alıntı yapmaya ne hikmetse salat maddesinin 1. sayfasına hiç deyinmeyip, 2. sayfasından itibaren başlaması. Çünkü ilk sayfada es-salat: ruku ve secde'dir. (secdenin anlamı yukarıda geçmişti. Ruku ise başı öne eğmektir olarak geçiyor.) Salat'ın diğer anlamı dua ve istiğfardır. Allah'ın salat etmesi rahmettir. Örnekleri geçerek veriyorum. Allah'ın resulüne salatı O'na rahmeti ve güzel övgüleridir. 'Allah ve melekleri Nebiye salat ederler, ey iman edenler sizde ona salat edin ve tam teslimiyetle teslim olun.ahzap/56.' Meleklerin salatı dua ve istiğfardır. Allah'ın salatı ise rahmettir. Nebi (sav) sözü: ey Allah'ım Ebu Evfa ailesine salat et. Yani onlara merhametli ol. Ve salat dua manasına da olur. Nebi (sav) hadisi: biriniz yemeğe çağırıldığınız zaman icabet etsin, oruçlu değilse yesin, eğer oruçluysa salat etsin. Bu sözün anlamı sofra sahiplerine bereket ve hayr duasında bulunsun demektir. Lisan'ul Arap, bab es-sad maddesi c.5 s.386 Sayfa uzayıp gidiyor. 387. sayfanın ortalarında dilbilcilere göre salat devede veya diğerlerinde kuyruğun kalçaların arasında bulunduğu kuyruk sokumu, baldır bölümü. Bu üç satırlık açıklamadan sonra tekrar salatın farz kılınan salatlardan-türkçesi namazlardan- herhangi birisi için kullanıldığı, salleytü salaten-bir namaz kıldım- ve salleytü ala'n Nebi Nebiye salavat- yani Nebi'yi adının yüceltilmesiyle, davetinin izhar edilmesiyle ve şeriatının devamlılığıyla dünyada yücelt anlamlarına gelir. Devamla salat tazim ve tekrim anlamında başkasına yapılmaz, dua ve tebrik anlamında başkasına yapılabilir. 'Ebu Evfa ailesine salat et' yani rahmet ve bereket kıl. 387. sayfanın son paragrafından 388.sayfanın ortasına kadar salat kelimesinin diğer türevleri olan dört ayaklılarda ve insan da sırtın ortasıdır. Kuyruk veya kıç kısmı olduğuda söylenmiştir. Ve sırt olduğu da söylenmiştir. Sala nın en son anlamı da et veya benzerlerini ateşte kızartmaktır. ateşe atmak, terbiye edip koyunu kızartmak. gibi.

Hakkı yılmaz 'İslam dininin temel direkleri' kitabının 72. sayfasında 'Ancak konumuz olan salat sözcüğünün kökünün saly olduğu varsayılırsa, Kur'an'da geçen tüm salat sözcüklerinin ve türevlerinin 'ateşe atmak, yaslanmak' anlamında olduğunu kabul etmek gerekecektir ki bu durumda, mesala Kevser suresindeki salli emrinden "onu ateşe at" veya Ahzap/56'daki sallu aleyhi ifadesinden, "onu (Muhammed'i) ateşe sallayın/atın" anlamı çıkarmak gerekecektir.' söylemiyle apaçık alay etmektedir. Tüm bu manalarını okumuş birisi olarak böyle bir uslup kullanması hiç yakaşık almıyor.

Kitabının 74. sayfasında ise temel konuya geçiş yapıyor. 'sonuç olarak salat sözcüğünün anlamı; destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak, sorunların çözümünü üzerine almak. şeklinde özetlenebilir. Bu anlamı sırt ve kalça anlamlarından arapların kullanmadığı bir anlam atlamasına geçiyor. Ançak hemen belirtmek gerekir ki, buradaki sorunlar, sadece bireysel sorunlar değil toplumsal sorunları da kapsamaktadır. Dolayısıyla salat sazcüğünün anlamını 'yakın çevrede bulunan muhtaçlara yardım' boyutuna indirgemek doğru olmayıp, 'topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlama, üstlenmek ve gidermek' boyutunu da içene alcak şekilde geniş düşünmek gerekir....
Bundan sonra Kur'an'da geçen salat kelimelerini (mali ve zihni açıdan destek olma) olarak çevirecektir. Diğer ilginç bir anektod s.87 de Salih peygamber ve Semud kavminin kıssalarında 'Allahın devesi ' ve onun 'su payı' hakkında deve ile sembolize edilen de 'salat' tır. Şimdi elinde hiçbir delil olmaksınız kuru bir te'vil ile Allah kelamında böylesi bir anlam sapması yapmak kimsenin harcı olmasa gerek.

s.101 ilk paragrafta 'islam ülkelerinin bilimde teknolojide, ekonomide, sanatta ve ahlakta kısaca insan hayatının standartlarını belirleyen her alanda geri olmalarının en önde gelen sebebi bizce, halklarının 1500 seneden beri salatı dışlamış olmalarından başka bir şey değildir.' Şimdi böylesine bir tespit yapan kimsenin hiç 150 yıl öncesine kadar olan dönem hariç; islam tarihi, islam bilim tarihi, medeniyet tarihi islam sanat tarihi okumamış olması gerekir. Ki Hakkı Yılmaz için bunları söylemek mümkün değil, ozaman bu sataşmasının anlamı nedir.

s.116 da Ahzap/56 daki ayet için müslümanların; cevap olarak Allahumme salli ala muhammed ve sellim...(Ey Allahım! Muhammed'e Sen yardım et, gerekli desteği Sen yap ve O'nun güvenliğini sen sağla...) diyorlar. Ne büyük çelişki, ne iğrenç küstahlık! Diyor. Aman Allahım! sadece salat kelimesine uydurduğu bir anlam yüzünden tüm müslümanları bu şekilde aşağılaması inanılacak gibi değil. Oysa Lisan'ul Arap'ta bu konu hiçde dediği anlamda değildi.

s.134 ve 135. sayfalarda vermiş olduğu rivayetin tahliliyle alakalı; ravinin .... bir kurban bayramında yahut bir ramazan bayramı gününde...

ilk dikkat çeken şey ravinin şaşkınlığıdır. Şöyle ki: Ravi olayın hangi bayram günü olduğunu karıştırmaktadır. İki bayramı bile ayırt edemeyen kişi peygamberin dediklerini de karıştırabilir. Diyerek rivayeti red etmekte.

s.185 de ise delil olarak gösterdiği başka bir rivayette '...nihayet bir kurban bayramında veya bir ramazan bayramı gününde.... diye devam eden rivayet hakkında hiçbir eleştiri yapmadan delil almaktadır. Herhalde rivayetlerin cerh ve ta'dilinde herhangi bir yöntemi yok. Yani işine geleni cerh veya ta'dil ediyor.

Devamla 'Cuma namazı', 'cünüp', 'musalla','ezan', 'kıble', 'hac', 'mescit', 'tavaf', 'itikaf', 'ruku, 'secde', 'kabe', 'haccın unsurları','umre' gibi Kur'an'dan ve Resulullahtan, O'ndan da ilk müslümanların öğrenip yapageldikleri ibadetleri tüm dünya müslümanları tarafından uygulana gelmiş taabbudi konulardır.

Yukarıda belirttiğimiz, Kur'an'ı en iyi anlayan Resulullah ve arkadaşları olduğunu belirttiğimde bu konuyu kastetmiştim. Yani onlar bu kavramları ve manalarını aynı zamanda uygulamalarını en iyi bilen insanlardı (olmaları da gerekir). O zaman Hakkı Yılmaz'a göre sorun nerede ve ne zaman başlıyor. Müslümanların günlük , haftalık, yıllık olarak yapageldikleri bu ibadetleri Hakkı Yılmaz'ın izah ettiği şekilde yapıyorlardı da ne zaman bundan vazgeçip bu günkü şeklini aldı. Resululahın vefatından sonra sahabe dediğimiz kimseler bunu değiştirdiler dersek ('1500 seneden beri salatı dışlamış olmalarından başka bir şey değildir'. sözüne binaen ) bu durumda Kur'anı tespit ve tedvin eden de bu insanlardı. Yani Kur'anı, mushaf halinde, kullandığımız anlamda kitap şekline getirip yazan bu insanlardı. Kur'an'ın tanımında geçen tevatüren rivayet edilmiştir.in manasından müslümanlar olarak Kur'an'ın tamamının eksik-fazla olmaksızın mushafta toplandığına iman ediyoruz. Yoksa bu insanlar- sahabeler- ibadetlerde yaptıkları (sözümona)tahribatı, Kur'an'ın tespiti (neyin Kur'an olup olmadığını) ve tedvini (mushafın yazılışını)n da sözümona bir tahrifat yapmış olamazlar mı acaba. Mushaf yazılırken tüm Kur'an'ın mushafta toplanıldığını veya toplanılmadığının tespiti nasıl yapılacak?

Müslüman camia bu sorunu sahabe'i kiramı siga kabul ederek aşmıştır. Acaba Hakkı Yılmaz bu sorunu nasıl aşmaktadır? Eğer sahabe'i kiramı siga kabul ederse tüm teorisi çökmüş olacak.

Şimdi bizler nasıl ki Kur'an'ı sahabeden ve ardındaki nesilden rivayet yoluyla aldıysak tüm ibadetlerin erkanını aynı şekilde tevatüren-muvadaa-uzlaşı ile almış bulunuyoruz. Ve tüm dünya müslümanlarının ortak anlayışı-muvadaası (modern anlayış dediği hariç) aynıdır.

Yoksa sürekli Kur'an'dan alınıp yapılagelen ibadetleri yok sayıp, hepsine uydurma deyip yepyeni (modern) anlam yüklemek tabir caizse yeni bir (modern) Kur'an yazmak demektir.

01/09/2011
Samsun- Çarşamba
Metin Atasoy
Yorum yaz
İsim:

Doğrulama Kodu:
Doğrulama Kodu


Oylama
Sadece üyeler oylayabilir.

Oy verebilmek için lütfen üye olun ya da üye girişi yapın.

Henüz bir oylama yapılmamış.
Bulutlar
Özdere Köyü'ne 5 yılda... Oltu Anadolu Öğretmen ... Önce Kurtardı Sonra Dövdü Oltu Kaymakamı Yaran: ... Oltu'ya Aydınlatmalı S... Yusuf Ziya Bey'i rahme... Prof. Dr. Mustafa Ağır... Gökçedere İlköğretim O... Erzurum'da İsraf ve Lü... İl Geneli Satranç Müsa... Oltu için eğlence komp... Dargelirli Vatandaşlar... Oltu'da yakacak telaşı!.. Ucuz kömüre talep patl... Sanayi esnafından 16 k... 25 Mart Oltuspor En Ön... Oltu Anadolu Öğretmen ... Oltu Gazetesi Olarak 5... Cemal Gürsel Stadyumu ... Oltu'da idareci kadros... Özgürlük, dindara küfü... Ahmet Altan'dan bomba ... Prof Kime Denir? 'Hayata Dönüş'te medya... Kurban... Başbakana ne Laikçilerin oy duası! Kürdistan'a hoş geldiniz Kürtler konuşmalı Laik, demokrat, Müslüman Hesap Endişesi AK Parti'nin 'kullan a... Namazların Rekat Sayıs... Burun Tıkanıklığı ve N... Bunca ölüm rastlantı o... Aydın Doğan'ın Ekşi yo... Aile neden çöküyor? Pusu Böyle olmaz Başbakan Kriz Facebook'a beklenen öz... Kur'ân'a Dönüşte Sağlı... Başak erkeklerini tanı... Hadislerin Kur'ana Arz... CD'ler neden 74 dakika... Babalar da depresyona ... Kur'an ı anlayabilmek ... En güzel türban yorumu Kadınların ince zekası Müdür ile memurun aynı... Aldatan koca, eşine it... Anaokullarında Kız Mes... Uzmanlardan evlilik uy... Ahmet Hakan Terim'den ... Erkeğin yemek tarifleri Bir Miniğin Ramazan Gü... Anneniz Hala sizinleys... Çocuklar, onların yanı... Mizah gençlere hitap e... Sevgi Nedir?
Etiketler
cep harçlığı uyarma uzman çocuklar baba anne Amerika La Guardia havaalanı Michigan Üniversitesi Detroit Norveç polisi Londra New York Spor Lisesi öğrenci yarışma Güzel Sanatlar bağış bakan okullar genelge kayıt parası Ömer Dinçer diploma parası cağ kebabı heykel Oltu sembolik hükümet meydanı saat kulesi Uzundere yemek uzmanları asırlık çınar Emine Beder Ender Üstün Bayburtlu Kenan Üstün Bahtinur Akgün Refika Üstün doğu sera üretim fidan kaynak Türk Bayrağı Şenkaya korucular PKK'lı teröristler şehit cenazesi Dokuzelma Köyü Meclis BDP MHP Anayasa CHP Ne mutlu Türküm diyene
Haberler